Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

erkan

DIS GORUNUSE ALDANMAMAK LAZIM

y1peygNIO5FnmmovgNCkyXWfJAueX-p1d0AuMo74M-WRFIreihBKEA93cIm6Y28kLGf0JK7zXa84-U[1]

 

DUNYANIN EN VAHSI SERI KATILLERI

 

 

HAYATIN ANLAMI

"Eski zamanlarin birinde bir adam hayatin anlaminin ne olduguna takmis kafayi..
Buldugu hiçbir cevap ona yeterli gelmemis ve baskalarina sormaya karar vermis..
Ama aldigi cevaplarda ona yetmemis.Fakat mutlaka bir cevabi olmali diyormus..
Ve dolasip herkese bunu sormaya karar vermis.. Köy,kasaba,ülke dolasmis bu arada zamanda durmuyor tabiki ...
Tam umudunu yitirmisken bir köyde konustugu insanlar ona

 

-Su karsi ki daglari görüyormusun,orada yasli bir bilge yasar! istersen ona git belki o sana aradigin cevabi verebilir. " demisler.
Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yasadigi eve ulasmis adam. Kapidan içeri girmis ve bilgeye Hayatin anlaminin ne oldugunu somus..
Bilge sana bunun cevabini söylerim ama önce bir sinavdan geçmen gerekiyor demis ...
Adam kabul etmis..

Bilge bir çay kasigi vermis adamin eline ve içinede silme bir sekilde zeytinyag doldurmus. Simdi çik ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel ... Yalniz dikkat et kasiktaki zeytinyag eksilmesin eger bir damla eksilirse kaybedersin..
Adam gözü çay kasiginda bahçeyi turlayip gelmis.Bilge bakmis evet demis kasikta yag eksilmemis,peki bahçe nasildi? Adam saskin..
Ama demis ben kasiktan baska bir yere bakmadim ki...
Simdi tekrar bahçeyi dolasiyorsun kasik yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel, demis Bilge...

Adam tekrar bahçeye çikmis gördügü güzellikler büyülemis muhtesem bir bahçedeymis çünkü ...
Geri geldiginde bilge, adama bahçe nasildi diye sormus ...
Adam gördügü güzellikler karsisinda büyülendigini anlatmis..

Bilge gülümsemis ,ama kasikta hiç yag kalmamis demis ve eklemis :
"Hayat senin bakisinla anlam kazanir ya sadece bir noktayi görürsün hayatin akip gider sen farkina varmazsin..
Yada görebilecegin tüm güzelliklerin tam ortasinda hayati yasarsin akip giden zamanin anlam kazanir ... "

"Hayatinin anlami senin bakislarinda gizlidir"

ACELE ETMEDEN HAYATIN TADINI CIKARMAK

Bir zamanlar Afrika'da kayip bir sehri aramakta olan arkeologlar,
beraberlerindeki esya ve yukleri, hayvanlarin ve yerlilerin yardimi ile
tasiyarak uzun bir yolculuga cikmislar. Kafile zor doga kosullarinda,
balta girmemis ormanlarin icinde ilerleyerek, nehirleri, caglayanlari
gecerek yolculuga gunlerce devam etmis. Fakat gunlerden bir gun
yerlilerin bir kismi birden durmuslar. Tasidiklari yukleri yere indirmisler ve hic
konusmadan beklemeye baslamislar. Ulasmak istedikleri yere bir an once
varmak isteyen batili arkeologlar bu duruma bir anlam veremeyip, zaman
kaybettiklerini, bir an once yola devam etmeleri gerektigini anlatarak,
yerlilerin neden durduklarini ogrenmek istemisler. Fakat yerliler buyuk
bir suskunluk icinde sadece bekliyorlarmis. Bu anlasilmaz durumu
yerlilerin dilinden anlayan rehber, onlarla bir sure konustuktan sonra
su sekilde ifade etmeye calismis:
"Cok hizli gidiyoruz. Ruhlarimiz geride kaliyor."

Modern sehir hayatinin ve cagimizin getirdigi en buyuk sorunlardan biri bu;
"Hizla ve sonu bir turlu gelmeyecek olan hedeflere dogru cilginca
kosusturmak" ve kosustururken etraftaki ayrintilari, manzaralari, kucuk
mutluluklari, kisaca hayata dair pek cok yasanasi guzelligi gorememek ve
kacirmak... Ya da yasanan yiginla drama, sacmaliga ve ilkellige seyirci
kalmak, duyarsizca sadece bakip gecmek ve gitmek...

Halbuki durup ruhlarimizi beklemeli, Muzigi duymaya calismali, Yavas
dans etmek icin caba sarfetmeli, Her gunun bitiminde yataga uzanip
"kendimize dogru bakmaliyiz".


 

DUNYANIN EN BASARILI 10 GENCI ARASINDA TURK BILIMADAMI (MEDYAMIZ ICIN DEGIL AMA...

Bilkent Üniversitesi Fizik ve Elektrik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç Dr. Hilmi Volkan Demir, Uluslararası Genç Girişimciler ve Liderler Federasyonu (JCI) tarafından her yıl belirlenen dünyanın en başarılı 10 genci arasına girdi.

Antalya'da devam eden JCI 62. Dünya Kongresi kapsamında ''Dünyanın En Başarılı 10 Genci'' yarışmasının finali yapıldı.

TÜRK BİLİM ADAMININ BAŞARISI

Dünyanın en başarılı gençleri arasında Bilkent Üniversitesi'nin Fizik ile Elektrik Mühendisliği bölümlerinde öğretim üyeliği yapan 31 yaşındaki Yrd. Doç. Dr. Hilmi Volkan Demir de bulunuyor.

Bilimsel önderlik çalışmaları dolayısıyla ödüle hak kazanan Yrd. Doç. Dr. Demir, üniversitede 20 kişilik bir araştırma ekibinin bulunduğunu söyleyerek, ''Nano teknoloji üzerine yeni aygıtlar üretiyoruz. Bununla farklı problemleri çözüyoruz. Dünyanın en başarılı 10 genci arasına girdiğim için mutluyum'' diye konuştu. Nano kristal katkılı beyaz ışık letleri (Işık yayan diot) ürettiklerini belirten Yrd. Doç. Dr. Demir, şunları kaydetti:

''Ürettiğimiz beyaz ışığın kalitesi çok yüksek ve harcadığı enerji düşük. Halihazırda kullanılan beyaz ışığın kalitesi çok düşük. Beyazın tonlarını da değiştirebiliyoruz. Bunu dünyada ilk kez biz yaptık. Ayrıca havanın temizlenmesi çalışmaları da yürütüyoruz. Yaptığımız birçok çalışmayla bu ödüle layık görüldük, mutluyuz.''

JCI'nın ödüle layık gördüğü diğer gençler şöyle:

İnsanlığa ve gönüllü kuruluşlara yaptıkları hizmet dolayısıyla Kamboçya'dan Lo Chay, Japonya'dan Sayaka Murata ve Zimbabwe'den Betty Makoni, tıbbi yenilik ve buluşlarla Finlandiya'dan Dr. Johanna Ivaska, girişimcilikle Mali'den Malamine Kone, kişisel başarıyla Singapur'dan Glenn Lim, insan hakları, çocuklara ve dünya barışına katkıları dolayısıyla Bolivya'dan Maranon Vocai, teknik gelişmeyle Estonya'dan Tarvi Martens ve İrlanda'dan Dr. Derek Timoty O'Keeffe.

TOLSTOY`DAN HAYAT DERSI-UC SORU


Bir zamanlar bir kralın aklına söyle bir düşünce geldi: "Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım."

Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükafat vereceğini
ilan etti.

Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı.

İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler. "ancak böylece" dediler "her
şey tam zamanında yapılabilir".

Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp, hep daha önce olmuş olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler. Bu defa başka bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar ederse etsin, tek bir kişinin her hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkansız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler.

Fakat bu defa da başka bilginler; "Bir konseyin önünde beklemesi imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmayacağına ancak tek bir kişi anında karar verebilir" dediler. "Buna karar vermek içinse neler olacağını
önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnızca sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyen, sihirbazlara danışmalıdır.

İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar; bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı.
Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dini ibadet dediler. Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirisini kabul etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi.

Ama hala doğru cevapları alamadığı için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya karar verdi.
Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sade halktan başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü. Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp yola devam etti. Kral yaklaşırken münzevi kovuğunun önüne çiçek tarhları kazıyordu. Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti. Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi;

küreğini toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu.
Kral yanına gelip söyle dedi. "Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabını sormak için geldim. Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim isler nelerdir?"

Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti."Yoruldunuz" dedi kral, " Küreği bana verin de biraz dinlenin."Münzevi, "Sağ olun" diyerek küreği krala verip yere oturdu. Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı. Münzevi yine cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve söyle dedi:"Biraz dinlenin; bir parça da ben çalışayım."
Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha. Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı; sonunda kral küreği toprağa saplayıp söyle dedi: "Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap vermeyeceksen, söyle de evime gideyim".

Münzevi, "Buraya koşarak birisi geliyor" dedi, "bakalım kim?" Kral arkasına döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı.

En sonunda kan durdu, adam kendisine gelince içecek bir şey istedi. Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada aksam olmuş hana soğumuştu. Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu islerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti.

Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı. Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam; "Beni affedin" dedi,zayıf bir sesle.
Kral, "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki" dedi.
"Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum" dedi adam. "Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusulaya yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz ise hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam şimdiden sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim. Affedin beni."
Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi.
Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı.
Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kez daha rica etmek istiyordu. Münzevi dışarıda, bir gün önce kazmış oldukları tarhlara çiçek tohumlarını ekiyordu.

Kral ona yaklaştı ve söyle dedi: "Sorularıma cevap vermeniz için size son defa yalvarıyorum!"
yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini kaldırıp krala baktı ve,
"Cevabınızı aldınız" dedi. "Nasıl aldım? Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu kral. "Anlayamıyorsunuz" diye cevapladı münzevi. "Dün eğer benim dermansızlığıma acımayıp su tarhları kazmasaydınız, gidecek ve su adamın saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız. Yani en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi bendim ve en önemli isiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakitti, çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı."

"Bundan sonra şu gerçeği unutmayın:
Tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir
başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur."

FOTOGRAFI OKUMAK 2

FOTOGRAFI OKUMAK

 O AN

ERKAN OGUR VE TURKULER

1954 yılında Ankara’da doğan sanatçı, İstanbul Devlet Konservatuarı Klasik Türk Sanat Müziği bölümünden mezun oldu. Enstrüman ustası olan Oğur, ud, tanbur, bağlama, cümbüş ve keman gibi geleneksel çalgıları başarıyla çalmaktadır. Doğu Anadolu'nun folk müziği ve Aşık Veysel gibi ozanların şarkılarıyla büyüyen sanatçı, 1960'larda Jimi Hendrix'i dinledi ve bu, yeni bir müzikal deneyimin başlangıcı oldu. Perdesiz elektrikli gitarın pasajları üzerinde kayma ve çeyrek tonların çalınmasına olanak tanıdı.

Müzik hayatına 1980 yılında çeşitli sanatçılara eşlik ederek başladı ve ilk albümü "Fretless"i 1994 yılında Almanya'da çıkardı. Bu albüme birkaç ilave ile 1996 yılında Türkiye'de "Bir Ömürlük Misafir" adlı albümünü yayınladı ve aynı yıl Eşkıya filminin müziklerini yaptı. Bu albümünden sonra "Gülün Kokusu Vardı" (1998), "Hiç" (1999), "Anadolu Beşik" (2000) ve en son albümü olan Fuad’ı (2001) müzikseverlere sundu.

Türkiye'nin en özgün müzisyenlerinden birisi olan Oğur, içlerinde perdesiz gitarın da bulunduğu birçok gitar ve telli çalgıları kendisi, kendi amaçları doğrultusunda üreten büyük sanatçılardan birisidir. Sanatçı, müziğe yalnız Türkiye'de değil dünya çapında da farklı zevkler ve tınılar getirdi.

Anadolu ezgilerindeki hümanizmi, sufice bilgeliği, erdem arayışını yansıtan albümler yapan başarılı sanatçı, Türkiye dışında bir çok festivallere katıldı ve bir çok değerli cazcılarla sahneye çıkıp kayıtlar gerçekleştirdi. Türk folk müziğinden yola çıkarak bu müziğe büyük katkılar sağladı.

FOTOGRAFCILIK

ulitzer[1] 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 Görüntü retinada yakıyor kendini. Aç sudanlı bir çocuğun incecik siyah teni, narin kemikleri ve güneşten pişmiş yere yenilmiş öne eğik başı.Sol tarafta, arka planda, bir akbaba oturmuş ve bekliyor. Bu fotoğraf Kevin Carter’e 1994 Pulizer Ödülünü kazandırmış ve ona göre insanı anlatan bir fotoğraf daha olmalı. Belki de kendi elleriyle yaşamına son verdiği aynı senede yorgun ve kederli hafızasında beliren son görüntüydü bu.

  Carter, bir grup Güney Afrikalı fotoğrafçının 80’lerin sonu ve 90’ların başındaki kargaşayı ve Güney Afrikadaki ırk ayrımı yüzünden yaşanan vahşetin ölüm sancılarını görüntüleyen sözde Bang-Bang Klübü üyesiydi. Üyeler bir çeşit ırk ayrımı paparazisiydi, devriye bölgeleri, siyahlar ve beyazların kanlı kan davalarının ve kimi zaman güç mücadelesi için siyahilerle siyahilerin kavga ettikleri Güney Afrika’da siyahların yaşadığı yerlerdi. Bir diğer isimde, siyahilerin yaşadığı yurtlardaki öldürücü savaş fotoğraflarıyla 1991 Pulitzer ödülünü alan Greg Marinovich idi ve onun gibi Joao Silva da  siyahilerin yaşadığı yerlerdeki askeri harekatı içeren portfolyosuyla 1992 Güney Afrika basın fotoğrafçısı ödülünü almıştı. Onlar Bang-Bang Klüpte yer alan, ele avuca sığmayan fotoğrafçılardandır.  (Gizli Savaştan Enstantane Fotoğraflar (William Heinemann, 254 sayfa)

     Kitabın önsözünde, Archibishop Desmond Tutu onlardan  “ olağanüstü soy ”  olarak bahsediyor. Onlar kesinlikle ayrı insanlardı, meslektaşları onlara saygı duyardı ama editörlere göre onlar kibirli, başa çıkılmaz, fazlasıyla sorumsuzlardı. Halbuki yüreklilikleri, cesaretleri veya işlerine bağlılıkları yani -ne kadar tehlikeli o kadar iyi- düşünceleri asla sorgulanmadı. Marinovich Pulitzer’ini kazandıktan sonra “ İnsanlar orada birbirlerini öldürdükleri sürece neredeyse her yerde bana verilecek bir iş, bir görev istedim” demişti.

    Marinovich’in isteği onu Bosna ve Hırvatistan savaşının içine getirdi. Aynı zamanda Carter ve diğerleri gibi o da Afrika’nın diğer bölümlerinde kıtlığı, kuraklığı ve iç savaşı aktardı. Bunlar Johannesburg yakınında siyahilerin yaşadığı savaş yerinde üstlerine çullanan adrenalinin Bang-Bang Klüpte gerçekten bir araya gelişiydi.                    

      Ken Oosterbroek, 1989 ve 1991'de yılında Güney Afrikalı basın fotograçısı ödülünü kazanmıştı,aynı zamanda Johannesburg günlük Star gazetesinin baş fotografçısıydı. Uzun boylu, güçlü genç bir adamdı. Güney Afrika 'daki siyahilerin yaşadığı yerlerdeki politik şiddetin önüne geçmesine yardım etmesi için Oosterbroek Silva 'yı kiraladı ve kısa süre içinde iki iyi arkadaş oldular. 1992 ' de gazete yönetimi Silva 'nın şiddetli stress belirtileri gösterdiğini ve çatışmalı ortamlardan uzak durması gerektiğini söyledi. Ancak Silva karara aldırmadı. Bang-Bang 'lerin bira içip zaman geçirdikleri bir zamanda, Oosterbroek 'in şakayla karışık "Bu günlerde içimizden biri yorgunluktan ölmüş olacak..." dediği duyuldu. Güney afrikalı siyahilerin yaşadığı Thokoze 'da, 1994 yılında genel seçimden yani ırk ayrımının sonsuza dek sona ermesinden sadece iki hafta önce Oosterbroek, siyahi göstericiler ve polis arasındaki bir çapraz ateşte öldürüldü.    

     Marinovich aynı kazada ciddi bir şekilde yaralanmış , iyileştiğinde ise Güney Afrika yeni bir döneme , ırkçılık sonrası demokrasiye girmişti. Bang Bang gençler değişiklikleri kabul ederken bir yandan da onları köşeye iten ve kanlı sokak dramalarını akıllara kazıyan ve rüyalarını avlayan o görüntüleri  akıllarından çıkaramıyorlardı. Bu arada fotoğrafçıdaki ahlaki ikilemi de yaşıyorlardı , ölümün ve yıkımın serinkanlı ve yansız kaydedicisi olmak ve yardım etmek yerine olayı fotoğraflamak : Peki bir fotoğrafçı ne zaman fotoğrafçı olmayı bırakmalıydı?

     Kevin Carter, 1994’ün bir Haziran günü bahçe sulama hortumunu araba egzostuna bağlamak için bilinen gümüş fotoğrafçı bantlarını kullandığı gün bıraktı. Geride bıraktığı intihar notu karmaşıktı ama içinde bulunduğu ızdırap dolu ruh halini sorgulayan hiçbirşey yoktu.Yazmadan birkaç zaman önce ” Kendimi normal insanlara yabancılaşmış hissediyorum. Objektif kapakları kapanıyor ve korkunç kan görüntüleriyle karanlık yerlere doğru geriliyorum.”

      Bu karanlık yerler Carter’in cevaplamadığı soruları da beraberinde getirdi. Ondan önce ve ondan sonra gelen fotoğrafçılar gibi o da gözlerinin önünde  insanların ölüşünü izledi ve sadece fotoğraflarını çekti. O zavallı Sudanlı çocuğa yardım etmediğini kabul etti.Ama fotoğrafı çektikten sonra bir ağacın altına oturdu ve gözyaşlarına boğuldu......

Kaynak :  TIME EUROPE - October 9, 2000, Vol. 156 No. 15,   PETER HAWTHORNE